Şükûfe Nihal
Farsça kökenli bir isimdir Şükûfe: Açmamış çiçek, tomurcuk anlamındadır...
Şükûfe Nihal, tam da adı gibi bir kadındı. Bir çiçek.
Yaşadığı çağda modern ülkelerde kadınlar en temel hakları için mücadele ederken, o da doğduğu Osmanlı toplumunda hemcinslerine örnek teşkil edecek bir mücadele ve kişilik sergiliyordu.
Onun evvela toplumsal sorunlarla başladığı bu mücadele zamanla Millî Mücadele’ye katılıma ve desteğe dönüştü. En nihayet de devrim çalışmalarına fikren ve fiili olarak katılan, destek veren ve toplumu aydınlatan “örnek” bir kadın yarattı.
Şükûfe Nihal, sadece hemcinslerinin değil, toplumunun da çok önündeydi. Kendisini sadece batıda yükselen “kadın hareketi”yle sınırlamayarak, toplumun genel ilerlemesi için uğraştı.
O bir idealistti.
Onun değeri elbette ki bunlarla sınırlı değildir. Türk edebiyatında ve Türk şiirinde de büyük bir yetenek, büyük bir sanatçıdır.
Hem hayatıyla hem başardıklarıyla hem de sanatıyla bir “öncü kadın”dır. Sadece kendi nesline değil, sonraki kuşaklara da tesir etmiş, onlara çok değerli bir miras bırakmıştır.
O bir Türk kadını olarak pek çok “ilk”e imza atmıştır.
Şükûfe Nihal, Türk kadınının yüz akıdır...
***
Şükûfe Nihal, 1896 yılında Yeniköy, İstanbul’da doğdu. Annesi de babası da ‘köklü’ ailelere mensuptu.
Annesi, Nazire Hanım, asker kökenli bir aileye mensup olup babası Binbaşı Şevket Bey’dir. Babası, çok kısa bir süre hüküm süren Padişah V. Murat’ın sertabibi Emin Paşa’nın oğlu eczacı Miralay Ahmet Bey’dir.
Ailenin soyu, anne tarafından Fatih Sultan Mehmet’in baş ressamı Nakkaşbaşı Mehmet Efendi’ye, baba tarafından ise Kastamonu eşrafından Kâtipzadelere dayanır.
Babasının memuriyeti sebebiyle Şükûfe Nihal’in ortaokula kadar olan çocukluğu Manastır, Şam, Beyrut ve Selânik’te geçti. İlkokula Şam’da başladı, daha sonra gittikleri Selânik’te özel dersler aldı. Ardından aile İstanbul’a taşınınca kalan öğrenimini bu şehirde tamamladı. Küçük yaşta Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi.
Arapça ve Farsça’yı Servet-i Fünun akımının önde gelen şairlerinden Cenap Şahabettin’den, Türkçe derslerini de onun kardeşi şair ve ressam Osman Fahri’den aldı.
***
Şükûfe Nihal’in babası iyi bir eğitim almış olan son derece kültürlü, bilgili, sanat ve edebiyata çok düşkün bir kişiydi.
Miralay Ahmet Bey’in Makedonya’daki memuriyeti sırasında evleri bir müzik, şiir ve sanat ortamına sahipti. Bu atmosferin içinde yaşamaktan ve misafir olarak gelen ‘Osmanlı münevverlerinin’ sanat dışında, siyasi konulardan da konuşmalarından dolayı küçük yaşta sosyal ve siyasi bilinci oluştu.
Bu sohbetlerde sıkça saltanat, istibdat, Meşrutiyet ve elbette ki sanat konularında yapılan sohbetler kişiliğini biçimlendirmeye ve fikir dünyasını geliştirmeye başladı.
Şükûfe Nihal, ileriki yıllarda “Yalnız Dönüyorum” isimli romanının kendi hayatındandan izler taşıdığını ve bunların da babasının sohbet ortamlarından kalanlar olduğunu söylemiştir.
***
Şükûfe Nihal, evlerindeki bu kültür, sanat ve edebiyat ortamının da kendisini beslemesiyle henüz 13 yaşındayken ilk yazısını “Mehasin Gazetesi”nde yayımladı. Bu gazete, Osmanlı’da ilk kadın basın organıdır ve ilk defa renkli ve resimli olarak yayınlanmaktadır.
Bu yazıdan sonra, Ağustos 1909 tarihinde, “İnas Mektepleri Hakkında” isimli yazısını yazdı. Makale, kadınların eğitimi hakkındaydı ve bu yaştaki bir çocuk tarafından kaleme alınmış olması Ahmet Cevdet Paşa ile kızı Emine Semiye Hanım’ın dikkatini çekti.
Emine Semiye Hanım’ın yazıya ilgi göstermesi, Tanzimat’tan sonra kurulan ve gelişen “Nisvan Kadın Hareketi”nin öncülerinden olması hasebiyle de önem taşıyordu. Hatta gösterdiği ilgiyle kalmayarak ve bir de yazı yazdı. Şunları söylemektedir:
“Kadınların terakkisi yine kadınlar tarafından vücuda gelecektir. Bu sebeple kadınlığın istikbali ve Türk kadınının medeni âleme yakışacak biçimde yetişmesi için bizzat kadınlar düşünmeli, gayret etmelidir”.
***
Şükûfe Nihal, liseyi İstanbul’da bitirdi. Küçük yaşlarından itibaren fikren kendisini sürekli geliştiriyordu. Bu da onda daha fazla öğrenme ve üniversite okuma isteği uyandırmıştı. Fakat Osmanlı’da 1914 senesine kadar kız öğrencilerin okuyacağı bir üniversite yoktu.
Tam da o dönemde ilk ‘kadın üniversitesi’, toplumdan ve özellikle kadınlardan gelen yoğun baskı üzerine Zeynep Hanım Konağı’nda açıldı: Adı, İnas Darülfünunu’ydu. Tarih, 12 Eylül 1914’tü.
Darülfünun’a Darülmuallimat (Kız Öğretmen Okulu) ve Kız İdadisi (Kız Lisesi) mezunları imtihanla alınıyordu ve öğrenim süresi 3 yıldı.
Şükûfe Nihal okumak istiyordu ama babasının tayini tekrar Şam’a çıktı. İnas Darülfünun‘u açıldığı için sevinirken böyle bir durumla karşı karşıya kalmıştı.
Aile kızlarını İstanbul’da yalnız bırakmak istemiyordu.
Böylece, annesinin isteği ve babasının da zoruyla 16 yaşındayken dönemin önemli entelektüellerinden biri olan Türkçe öğretmeni “Limancı Hamdi” lâkabıyla maruf Mithat Sadullah’la (Sander) evlendirildi.
‘Şükûfe Nihal,’aşka dayanmayan’ ve arada büyük bir yaş farkı olan bu evliliği yapmak istemedi. Öyle ki bileklerini keserek intihar etti fakat kurtarıldı.
Yıllar sonra Neriman Malkoç’a(Öztürkmen) yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“En büyük idealim sanat havası içinde yaşamak, kültürümü ilerletmek ve sanatkâr olmaktı. Elden ne gelir ki beni çok erken evlendirdiler. Buna mani olmak için intihara bile teşebbüs ettim”.
Şükûfe Nihal, evlendikten sonra Bakırköy’de eşiyle birlikte “Mekteb-i Ümit” isimli bir okul açtı fakat daha sonra okulu devam ettirmeyerek kapattılar.
Olaylar hızlı bir şekilde akarken oğlu Necdet de dünyaya gelmişti.
***
Şükûfe Nihal’in evli olduğu için Darülfunun’a kabul edilmedi. Onca zaman hayal ettiği öğrenim imkânını kaybetmek üzereydi. Evliliği zaten iyi gitmeyen genç kadın, Osmanlı’da kadınlara henüz verilen boşanma hakkından yararlanarak evliliğini sonlandırdı.
Mondros Mütarekesi yapılmış, ülke için için kaynarken üniversite öğreniminde ilginç bir gelişme yaşandı. İnas Darülfünunu ile (Kadın Üniversitesi) ile Zükur Darülfununu’nun (Erkek Üniversitesi) birleşmeleri gündeme geldi.
İnas’da okuyan öğrencilere isterlerse fark derslerini vermek şartıyla bu karma üniversiteye geçme hakkı tanındı. İstemeyenler kendi okullarında kalarak İnas’dan mezun olma hakkına sahip olacaklardı.
Bu teklifi Şükûfe Nihal kabul ederek fark derslerini verdi ve karma üniversiteye geçti. Edebiyat şubesinden Coğrafya’ya naklini yaparak Darülfünun’dan mezun olan ilk kadın oldu.
Mezuniyetinden hemen sonra ilk şiir kitabı olan “Gölgeler ve Yıldızlar” yayınlandı. Bu kitapta yer alan şiirler Servet-i Fünun etkisinde ve aruz vezninde yazılmıştı.
O dönem şairlerinin çoğu gibi Şükûfe Nihal de Servet-i Fünun, Fecr-i Ati ve Millî şiir akımları arasında gitti-geldi.
***
Şükûfe Nihal, bir müddet sonra, “Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti”nin idare heyeti üyesi oldu. Cemiyetin amacı, Osmanlı kadınına haklarını öğretmek, çalışma ve öğrenim hakkı konularında aydınlatmak ve mücadele etmelerini sağlamaktır.
Şükûfe Nihal, 1918 yılında da “Asrî Kadınlar Cemiyeti”ne katıldı. Bu Cemiyet, Millî Mücadele’ye destek vererek düzenlenen protesto mitinglerine destek oluyordu. Yani “millî” bir mahiyeti vardı.
Bu mitingler Kuvayi Milliye bilincinin uyanmasında ve halkın teşkilâtlanmasında çok önemli bir işlev görüyordu.
İzmir’in 15 Mayıs 1919’da işgal edilmesi üzerine ardı ardına Sultanahmet mitingleri yapıldı. Büyük ses getiren ve etki yaratan bu mitingler 23-30 Mayıs 1919 tarihlerinde iki defa yapıldı ve 100 bini aşkın kişi katıldı.
Bu mitinglerde kadın olarak Halide Edip, Meliha Hanım, Münevver Saime Hanım, Naciye Hanım ve Sabahat Hanım’ın yanı sıra Şükûfe Nihal de halka hitap etti.
Şükûfe Nihal 30 Mayıs 1919 tarihindeki mitingde, şairliğinin de verdiği doğal yetenekle, işgali protesto eden etkili bir konuşma yaparak, halka şöyle hitap etti:
“Ey sevgili İstanbul, güzel Vatanım: Toprağım; seni kaybetmek korkusunun ruhuma yaptığı derin zehirnâk acıyı bilmem bununla kaçıncı defadır duyuyorum.
Ve pek feci ıstırap içinde son ve ilahi bir ümitle Allah’a yalvarıyorum ki, bu elemler artık senin için duyduğum acıların en sonuncusu fakat sana ebedi malikiyetimizin ilk müjdecisi olsun.
Muazzez memleket! Sen uzaktan uzağa duyulan güzelliğin, şiirin letâfetinle seni hiç görmeyen bu çocuk kalbi üzerinde ne füsunkâr bir tesir bırakmıştın.
(...) Ufuklarının arkasında beni senden ayırmak için muzlim, korkunç pençelerin uzandığını hiç bilmiyordum. Saadet ne kadar sürdü?
Pek, pek az...
İşte, senelerden beri seni kaybetmek tehlikeleri karşısında kaçıncı defadır ki çırpınıyorum, titriyorum. Ben şimdi kutsî harabelerde yalnız mersiyelerine ağlayan ateşli gözyaşlarımla matemlerimi kaydediyorum.
(...) Biz bu belalara, felaketlere niçin düştük biliyor musunuz?
Sustuk da ondan.
Haksızlıklara, zulme karşı isyan etmedik; sukut ettik. Tecavüzlere sesimizi çıkarmadık. Eğer bir seçme hakkına sahip olsaydık ve milletin sinesinden doğacak millî bir Meclisimiz ve bu itimadı kazanmış bir kabinemiz olsaydı biz bu günleri görmezdik”.
***
Şükûfe Nihal, ikinci evliliğini üniversite üçüncü sınıftayken, Darülfünun Coğrafya bölümünde okurken tanıştığı Ahmet Hamdi’yle (Başar) yaptı. Yeni eşi de aynı bölümde öğrenciydi.
Bu da bir aşk evliliği değildi. Az evvel bir bölümünü verdiğim ve Neriman Malkoç’a yaptığı açıklamada Şükûfe Nihal neden ikinci evliliği yaptığını şöyle ifade edecekti:
“Çok zeki ve heyecan dolu bir gençti. Bende bulunan ‘memleket’ davacılığı onun da içine sinmişti”.
Ahmet Hamdi vatanın kurtarılması için Millî Mücadele faaliyetleri içindeydi. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne üyeydi. Şükûfe Nihal de Cemiyet içinde aktif görevler üstlendi. Evlerinde toplantılar düzenliyorlardı. Hatta Teşkilat-ı Mahsusa’da bazı görevler de üstlendi.
Bu konuda “Teşkilat-i Mahsusa’dan MİT’e” kitabında Ergun Hiçyılmaz, Hüsamettin Ertürk’ten aldığı şu bilgileri veriyor:
“Bulgaristan yoluyla Moskova’dan gelen Bolşevik murahhasının benimle görüşmek istediğini haber vermişlerdi. Kendisini kabul ettim. Bu konuşmayı bizim teşkilâtımıza dâhil mektep hocası ve Tasvir-i Efkâr yazarlarından A. Hamdi Bey’in Fatih civarlarındaki hanesinde yapmıştık. Fransızca yapılan konuşmayı Hamdi Bey’in zevcesi Şükûfe Hanımefendi delaletiyle mükemmelen başarmış ve iki taraf birbirine meramını anlatmıştır”.
***
Şükûfe Nihal, üniversiteden mezun olduktan sonra, “Lisede öğretmenlik yapan ilk kadın” olarak öğretmenlik yapmaya başladı.
Darülmuallimat’ta, Bezmiâlem İnasa Sultanisi’nde (İstanbul Kız Lisesi), Vefa Sultanisi’nde (Vefa Lisesi), Kandilli, Kadıköy ve Nişantaşı Kız Liseleri’nde 1953 yılına kadar öğretmenlik yaptı.
***
Cumhuriyet’in ilanından sonra, “kadın sorunlarını” ele alan ve “kadın kahramanları” öne çıkaran eserler veren bir şair-yazar olarak öne çıktı.
Bununla birlikte hiçbir zaman doğrudan ya da dolaylı olarak feminist hareket içinde yer almadı. Onun görüşüne göre kadın ve erkek beraber yükselmeliydi; çünkü birbirlerine ihtiyaçları vardı.
Şükûfe Nihal, eserlerinde kendisinden önceki edebiyatçı kadınlar gibi erkeksi bir dil kullanmak yerine tamamen kadına özgü bir dili tercih etti. Kadın sorunu olarak gördüğü evlilik, kadınların eğitimi, eş seçimi, kadınların çalışması ve iktisadi bağımsızlığı gibi kadınlarla ilgili konuları işliyordu.
Bunlara ilaveten; Anadolu, vatan sevgisi, Millī Mücadele, İstklâl Harbi, köylülük ve köylüler de eserlerinde her zaman önemli bir yer tutuyordu.
***
Bu dönemde eserleri kadar fikirleri, kadın hareketinin içinde olması ve ‘aktivist’ özelliğiyle de dikkat çekti.
Kendi kendine yeten, mücadeleci ruha sahip ve ayaklarının üstünde duran bir kadın olarak hep ön plandaydı Şükûfe Nihal.
İlgi alanı edebiyat dışında da oldukça geniş olduğundan toplum hayatında ve siyasi hayatta da izler bıraktı.
Millî Mücadele ve İstiklâl Harbi’nden itibaren bağımsızlık ve özgürlük için uğraş veren bu öncü kadın, Cumhuriyet’in ilanından sonra da Cumhuriyet felsefesine ve değerlerine bütünüyle sahip çıkmıştır.
Onun yapısı ve kişiliği düşünüldüğünde bu durum hiç de sürpriz değildir.
***
Ahmet Hamdi, öğrenciliğinden itibaren sosyal ve siyasal olaylara çok ilgi duyan bir gençti. Bunun yanında hareketli ve mücadeleci bir yanı da vardı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve sonrasında bürokrat ve politikacı olarak her zaman dikkat çekici bir kişi oldu.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında “İktisat Müşaviri” sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa’nın(Atatürk) yurt içi gezilerine katılmıştır.
Şükûfe Nihal’in evliliği konusunda söylediği sözler, ikinci evliliğinin de ‘aşk evliliği’ olmadığını göstermektedir. Yeni eşinin kişilik özelliklerinden etkilendiği anlaşılmaktadır.
Fakat evlenme ve evliliği devam ettirme gerekçeleri her ne olursa olsun 30 yıl gibi uzun bir süre evli kalmışlardır.
Bu evliliğinden Günay isimli bir kızı olmuştur.
***
Şükûfe Nihal, kadınların sosyal hayatta daha fazla yer alması ve toplumda hak ettiği yeri alması amacıyla arkadaşlarıyla birlikte “Türk Kadınlar Birliği”ni kurdu.
Kadınlar Halk Fırkası’nda Umumi Kâtiplik (Genel Sekreterlik) görevini üstlendi. İstanbul Halkevi’ne üye oldu ve 1930 senesinden itibaren Anadolu’yu gezdi. Harbin acı ve yıkıcı etkilerini gözleriyle gördü.
Anadolu insanının çektiği mahrumiyeti, boğuştuğu zorlukları, çektiği cefayı şiirlerinde fevkalade duygulu bir biçimde aktardı.
Bir örnek olarak “Anadolu Köyleri” isimli şiiri verilebilir:
“Titredim burası köy mü mezar mı?
Burada hayattan bir nişan var mı?
Öyle ıssız, sakin
O kadar hazin...
İrili, ufaklı toprak yığınından
Apansız,
Bir iskelet gibi kuru ve cansız,
Siyah bir hayalet geçti:
Bir insan!”
***
Bazı şiirlerinde sosyal sorunlarla ilgilenmeyen, toplumdan kopuk, sadece eğlenmek ve konforlu bir yaşam sürmek isteyen kadınları da sert bir dille eleştirdi.
“Duymayan Kadına” isimli şiiri buna bir örnektir:
“Topla eteklerini yerlere sürünmesin
Rüzgâra cilvelenen tülleri görünmesin
Köşede kar içinde can veren çocuklar var...
Süzülerek çıkarken bir barın kapısından
Haberin yok yurdumun eleminden, yasından
Köşede kar içinde can veren çocuklar var...
Yerlere pırıltılar aks ederken dizinden
Karlar göz göz olmuştur bir gözyaşı izinden
Köşede kar içinde can veren çocuklar var...
Tahammülüm yok artık çiçeklere, tüllere
Yükselen gururunla indir başını yere
Köşede kar içinde can veren çocuklar var...”
***
Şükûfe Nihal, artık Türk edebiyatında ilerici fikirleri ve eserleriyle önemli bir sanatçı konumundaydı. Edebiyat sohbetleri yapmak için, 1930’lu yılların başında o dönemin önemli kişilerini bir araya getirerek edebi nitelikte bir kulüp yarattı. Bu sohbet toplantıları uzun yıllar devam etti.
Önceleri bu toplantılar Fatih’teki evinde yapılırken daha sonra Cercle D’orient‘da veya Hilton Oteli’nin Lalezar salonunda yapılmıştır.
Bu toplantılara Nâzım Hikmet, Refik Halit, Asaf Halet, Haldun Taner, Behçet Kemal, Müfide Ferit Ahmet Kutsi, Mithat Cemal ve Fahri Celâl gibi tanınmış edebiyatçılar ve entelektüeller katılıyordu.
***
Şükûfe Nihal’e pek çok erkek edebiyatçı hayrandı. Bunların bazılarının âşık olduğu da herkes tarafından bilinirdi.
Nâzım Hikmet, Ahmet Kutsi Tecer, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Osman Fahri bu âşıklar arasındaydı.
Erkeklere kendisine hayran bırakan Şükûfe Nihal’in yakın arkadaşı İsmet Hanım (yazar Pınar Kür’ün annesi, şair Halide Nusret’in kardeşi) “Yarısı Roman “ isimli kitabında şu şekilde tanımlıyor:
“Şükûfe Nihal hemen her görenin âşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. Güzel denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı...Hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkat çekmekten uzaktı. Ne ki zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı.
Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da bu hâliydi. Ve de o sıralar ‘hayran olunacak kadın’ sayısı da çok değil miydi? Ya da nitelikleri mi farklıydı?
Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde gördüğüm renkleri desenleri hâlâ sevdiğimi biliyorum.
Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş bir konuşma biçimi vardı.
Şükûfe Nihal’in en belirgin özelliği gururudur. Yani kendine, kişiliğine duyduğu saygıdır. Şairimizin bu özelliğini bilmeyen, onu hiç tanımamış, görmemiş bile demektir. Böylelerinin onun hakkında konuşmaları ayıptır, kesinkes bir art niyete dayanmaktadır”.
***
Şükûfe Nihal’e “mecnun” tanımlamasını haklı çıkaracak şekilde âşık olan kişi Osman Fahri’ydi. Aşkına karşılık alamadığı için İstanbul’u terk etti ve Erzincan’a giderek öğretmenlik yaptı. Karşılıksız aşkına hitaben cevap alamayacağı pek çok mektup ve şiir yolladı.
O karamsar ruh hâliyle şu şiiri yazdı:
“Sen benim hem dem-i hayatım,
Ben senin yâr-ı tesellikârın
Olacakken; fakat nedense, Nihal
Sen benim gözlerimde dert aradın...”
Kara sevdaya düşen genç adam 1920 senesinde, henüz 30 yaşındayken başına silahı dayayıp tetiği çekti...
Büyük aşkına karşılık alamadan bu dünyadan ayrıldı...
Şükûfe Nihal tamamen içine kapandığı son yıllarında sürekli Osman Fahri’yi düşündü ve onu hiç unutamadığını, onun tüm hayatı boyunca “tek gerçek aşkı” olduğunu söyledi.
“Bu aşkı nasıl ziyan ettim” diyerek çok kahırlandı...Çok kederlendi...
***
Büyük şair Nâzım da “herkesin hayran olduğu” bu kadın şaire âşık oldu. 1920’li yıllarda bir edebiyat buluşmasında Nâzım bir kâğıdı Halide Nusret’e uzatarak Şükûfe Nihal’e vermesini istedi.
“Bir Devrin Romanı” İsimli eserinde Halide Nusret bu olayı şöyle anlattı:
“Nihal okuduktan sonra gülerek kâğıdı bana verdi. Bugün gibi hatırlıyorum. Kâğıtta şairin o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: ‘Ben sizin için çıldırıyorum siz bana aldırış bile etmiyorsunuz’.”
Halide Nusret kız kardeşi İsmet Kür’e, Nâzım’ın “Bir Ayrılış Hikâyesi” isimli şiirini Şükûfe Nihal için yazdığını söyledi:
“Erkek kadına dedi ki
seni seviyorum
ama nasıl?
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki
seni seviyorum
ama nasıl?
kilometrelerce derin,
kilometrelerce dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz
yüzde hudutsuz kere yüz
Kadın erkeğe dedi ki
baktım,
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana
şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana
ve artık biliyorum:
toprağın
yüzü güneşli bir ana gibi
en son, en güzel çocuğunu emzirdiğini
fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil
sen yürümelisin,
yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak
sen yürümelisin
beni bırakarak
Kadın sustu
sarıldılar
Bir kitap düştü yere
kapandı bir pencere
ayrıldılar"
***
Şükûfe Nihal’in edebiyatçılar arasında çok bilinen bir aşkı daha vardı: Faruk Nafiz Çamlıbel. İlk defa Faruk Nafiz’in halasının Erenköy’deki köşkünde karşılaştılar. Aşkları karşılıklıydı ve birbirlerine şiirler yazdılar.
Faruk Nafiz büyük aşkına şu şiiri yazıp yolladı:
“İnce bir kızdı bu solgun sarı heykel gibi lâl
Sanki ruhumdan uzak sisli bir akşamdı Nihal
Ben küreklerde Nihal’in gözü enginlerde
Gizli sevdalar için yol soruyorduk nerde”.
Şükûfe Nihal, Faruk Nafiz’in evlenme tekliflerini sürekli geri çeviriyordu. Edebiyat öğretmeni olan şair bunun üzerine kızarak Ankara’ya tayinini istedi.
Ve bir müddet sonra aşk değil, mantık evliliği yaptığını söylediği Aziziye Hanım’la sürpriz bir şekilde evlendi; sene 1931’di.
***
Şükûfe Nihal, 1941 yılında Mevhibe İnönü tarafından kurulan “Hayırseven Kadınlar Cemiyeti”nin neşriyat kolu üyeliği görevini üstlendi. Burada Halide Edip, Meliha Avni ve İffet Halim Hanımlarla birlikte çalıştı.
Yazıları; Barış, Cumhuriyet Gazetesi, Çığır, Kadın Gazetesi, Kadın Yolu, Kadınlık, Mahasin, Çınaraltı, Deniz, Dergâh, Firuze, Güneş, Resimli Ay, Haftalık Gazete, Son Posta, Tan Gazetesi, Türk Kadını, Ülkü, Vakit, Yeni İstanbul, Yeni Mecmua, Zaman, Yeni Türk Mecmuası, Yeni Nesil, Talebe Defteri, Şair, Nedim, Süs gibi döneminin önde gelen gazete ve dergilerinde yayımlanmıştır.
Bu makalelerinde daha çok kadın sorunları üzerine yazmıştır.
Edebiyatın şiir, roman, öykü dallarında ürünler vermiş, gezi yazıları kaleme almıştır. Çok yönlü edebiyatçı kişiliğine rağmen “şair” olarak tanınmaktadır.
***
Şükûfe Nihal, Ahmet Hamdi Başar’dan 1960 yılında boşandı.
1962 senesinde talihsiz bir kaza geçirdi. Caddede karşıdan karşıya geçerken bir aracın çarpması sonucu bacağından yaralandı. Defalarca ameliyat olduktan sonra sol bacağı kısa kaldı.
1965’te huzurevine yatırıldı. Kızı Günay’ın doğum yaparken ölmesi ve dostlarının da ilgisizliği sonucunda giderek içine kapandı, hayattan koptu ve sonunda konuşmamaya başladı.
24 Eylül 1973 tarihinde hayata veda eden Şükûfe Nihal, Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi.
***
Adı sadece ve sadece Ankara Yenimahalle’deki “Şükûfe Nihal İlköğretim Okulu” ve İstanbul Bahçelievler’de “Şükûfe Nihal Sokağı”nda yaşamaktadır.
Bu konularda neden bu kadar duyarsız davranıyoruz anlamak mümkün değil!
***
Şükûfe Nihal bu dünyadan ayrıldıktan sonra maalesef unutulmaya terk edilmiştir. Mezarına bakımsız bile denemez; harap hâldedir. Üzerinde adının yazıldığı bir mezar taşı bile bulunmamaktadır.
Bütün hayatı boyunca kadınlar, Anadolu, köyler-köylüler ve ülkesi için eserler vermiş, bu sorunları kendi derdi sayarak çaba göstermiş büyük bir edebiyatçının yattığı mezar işte böyledir.
Arkadaşı, değerli edebiyatçı Halide Nusret bu konuda çok haklı olarak şunları söylemektedir:
“Bu, ömrünce anlaşılmamış, ömrü boyunca çorak bir toprakta akıp giden ince bir dere gibi ziyan olup gitmiş şair kadının ölümü memlekette o kadar az yankı uyandırdı, TRT’de, basında ondan öylesine az bahsedildi ki benim içim yandı“.
Haksız mı...
***
Şükûfe Nihal, tarihimizde pek çok ilki başaran bir kadındır. Öncüdür. Kendinden sonraki nesillere ‘rol model’ olmuştur.
Önemli eserler vermiş bir edebiyatçıdır. Eserlerinde ve tüm hayatında kadınları daima yüceltmiş ve toplumda hak ettikleri yeri almaları için çaba göstermiştir.
Bunun yanı sıra toplumsal, siyasal ve sosyal olaylara da kayıtsız kalmamıştır. Her zaman Cumhuriyet felsefesine ve değerlerine bağlı kalan bir idealist olmuştur.
Erkekler tarafından daima ‘hayran ve âşık olunan’ Şükûfe Nihal, maalesef içinde aşk olmayan başarısız iki evlilik yapmıştır.
Osman Fahri ve Faruk Nafiz’le ‘yaşadığı düşünülen’ aşkların da kendisine fazla mutluluk vermediği görülmektedir.
Bütün hayatı ele alındığında mutlu olup olmadığı elbette ki bilinemez ama şu bir gerçektir: Şükûfe Nihal, hayatını istediği ve bildiği şekilde yaşadı. İyi ki de öyle yaptı.
Onun gibi özgür ve bağımsız karakterdeki, eğitimli ve üstün vasıflara sahip bir kadın eğer ki hayatı bildiği gibi yaşamasaydı zaten Şükûfe Nihal de olamazdı.
Yirminci yüzyılın en önemli Türk kadınlarından biri olan şair Şükûfe Nihal Hanımefendi’nin aziz hatırasını saygıyla anıyorum.






Yorumlar
Düşüncelerinizi Bizimle Paylaşın