Canınız cehenneme!..



Son sözümüzü baştan söyleyelim:

1. Bu katiyen bir hamaset yazısı değildir. Tam tersine, “reel politiğin” ve hakikatin ta kendisidir!

2. Avrupalı siyasetçi Türk’ü sevmez. Hatta zaman zaman bu “sevgisizlik” nefrete evrilir!

3. Yazı; görmeyen gözleri, işitmeyen kulakları görmeye, işitmeye davet etmektedir!

***

Türkiye-Avrupa ilişkilerini incelemek için, evvela, Avrupa’daki Türk alerjisinin sebebine bakmak lazımdır. Bu konu Avrupa için son derece köklü ve derin bir travmadır. 
Ve bu travmanın adı da korkudur.

Avrupa’daki Türk korkusu bu kıtada henüz devletleşmenin olmadığı ve kavim/kabile hayatının hüküm sürdüğü dönemlerde başlamıştır.  
Makalenin kapsamını fazla genişletmemek için sadece Hun Türklerinin, o zamanlar kavimler/kabileler biçiminde yaşayan Avrupalılarda yarattığı derin korkuya değinerek geçeceğim. 

Malûmunuz, 375 yılındaki ilk “Kavimler Göçü”nün sonucunda, Hun Türkleri Avrupa’ya gelerek Vandal, Frank, Anglo Sakson ve Gotları batıya sürmüş ve zamanla Avrupa Hun Devleti’ni kurmuşlardır.

***

Avrupalıdaki Türk korkusu Osmanlılar döneminde de devam etmiştir. 

Osmanlı Devleti, Anadolu’da kurulmasına rağmen, esasında bir Rumeli devletidir. Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar fütuhat Rumeli’ye olmuş, Osmanlı’nın en büyük padişahı ve askerî bir deha olan Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Doğu’ya yönelme başlamıştır.

Osmanlı, ileriki dönemde Doğu’yla birlikte, Avrupa’nın ve Akdeniz’in uç noktalarına da uzanmıştır. Donanma ve ordu, İtalya ve Nice kuşatmalarını yapmış ve kış aylarını Fransa’nın Toulon şehrinde geçirmiştir.  
Dönüş yolunda İspanya kıyılarına yapılan akınlar ve 1529 tarihindeki I. Viyana kuşatması ortalama Avrupalının korkularını beslemiştir. 

Yaramazlık yapan çocukların “Türkler geliyor” diye korkutulması işte bu dönemdedir.

Yani Türk, çok eski tarihlerden itibaren, Avrupalı için daima korkulan, sevilmeyen ve hatta nefret edilen bir varlıktır!

***

Osmanlı’nın Avrupa’yı tek kelimeyle titrettiği “yükselme dönemi”, 1683 II. Viyana Kuşatması’nın başarısızlığa uğramasıyla sona ermiş ve “duraklama dönemi” başlamıştır.

XVI. yüzyıl boyunca Avrupa Rönesans’ı içselleştirmiş, Reform’u başarmış ve böylelikle Vatikan’ın etkisini azaltarak bir ölçüde dengelemiştir. 
İlave olarak, XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren de müthiş bir sıçrama yaratacak olan sanayi ve endüstri devrimini gerçekleştirmiştir. 
Buna paralel olarak elbette ki teknolojik olarak savaş gücü de artmıştır. 

Osmanlı ise bu hamlelere cevap verememiş ve “gerileme dönemi”ne girmiştir.

Zamanla Avrupa’daki Osmanlı korkusu yok olmuştur. Osmanlı ve Türk artık, korkulan değil, sevilmeyen ve Asya’ya geri yollanması gereken bir devlet ve halktır.

***

İşte, bu gelişmelerle girilen XIX. yüzyılın başında Avrupa dengelerinin konuşulduğu ve Osmanlı’nın katılmadığı 1814-15 Viyana Kongresi toplandı.

Zaman, Osmanlı’nın ve Türk’ün aşağılanma ve horlanma dönemiydi...

Viyana Kongresi'nden yaklaşık 40 sene sonra, 1853 yılında, Rus Çarı I. Nikolay’ın Osmanlı’yı “Avrupa’nın hasta adamı” olarak tanımlaması ve Batı âleminin bu tanımlamayı benimsemesiyle de bu hor görmenin dozu iyice arttı.

***

Emperyalizm, 1815’te Viyana’da konuşmaya başladığı Türk’ü parçalama ve mümkünse yok etme planını adım adım uyguladı. 

1833 Hünkâr İskelesi, 1838 Balta Limanı Antlaşmaları ile konumunu tahkim etti, 1839 Tanzimat’ı ile Osmanlı Devleti’ne el attı, 1854’te ilk dış borcu vererek bağımlı hâle getirdi ve nihayet 1881’de tüm Osmanlı ekonomisini ele geçirerek devleti tamamen boyunduruğuna aldı.

***

XX. yüzyıla girildiğinde Osmanlı’nın tarihten silineceği belli olmuştu. Hâlâ ayakta kalması, bazılarının gerçeği saptırarak söylediği gibi II. Abdülhamit’in basiretli yönetiminden değil, Avrupa ve Rusya’nın Osmanlı topraklarını nasıl paylaşacakları konusunda anlaşamamalarından kaynaklanıyordu!

Sonunda beklenen oldu ve ilk büyük paylaşım savaşı olan I. Dünya Harbi patladı. Savaşın sonunda Osmanlı elbette ki parçalandı. 

Fakat Avrupa ile konuya dışarıdan müdahil olan ABD’nin hesap etmedikleri bir kişi vardı: Mustafa Kemal Atatürk.

Eşsiz dehanın yarattığı destanla “müstevlileri” nasıl perişan ettiği ve Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl kurduğu herkesin malûmu...

***

Avrupa, tam başaracakken; yani Türk’ü tarihten silemese bile Anadolu’nun daracık bir alanına hapsedecek ve etkisini yok edecekken Atatürk bu planları bozmuştu.

Fakat emperyalizmin belirleyici özelliğidir: Asla vazgeçmez! 
Sadece uygun anı kollayarak pusuda bekler!

***

Türkiye, II. Dünya Harbi’nin ardından, bir dereceye kadar şartların da zorlamasıyla, “Atlantik sistemi”ne dâhil oldu ve 1952’de de NATO’ya üye olarak kabul edildi.

Özellikle 1950’den sonra, Batı emperyalizmi Atatürk döneminde ara vermek zorunda kaldığı tasavvurlarını tekrar harekete geçirdi.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuşatıldı ve toplum da genelde Batı, özelde de “Amerikan hayranı” olması için akıl almaz bir kültür bombardımanına maruz bırakıldı.

Emperyalizm, eski defterleri açmıştı ve ertelediği planlarını uygulamaya koymaya başladı...

***

1958 yılına gelindiğinde, o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kuruldu. Türkiye 1959’da üye olmak için başvurdu ve 1963 yılında Ankara Anlaşması imzalandı.

İşte Türkiye 60 senedir adı şimdi Avrupa Birliği (AB) olan bu yapıya girmeye uğraşıyor! 
Her aklı başında Türk vatandaşı Türkiye’yi içlerine almayacaklarını adı gibi bilmektedir.

***

Avrupa ülkelerinin özellikle son 25-30 senede Türkiye’ye yaptıkları hakaretamiz muameleleri burada uzun uzadıya hatırlatmayacağım. Hepsi de millî onurumuza aykırı davranışlardır.  
İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bu tutumları artık düşmanlığa dönüşmüştür.

Avrupa, yüzyıllar evvel korktuğu ve nefret ettiği Türk’leri günümüzde en hafif tabirle sevmiyor, benimsemiyor, içine kabul etmek istemiyor. 

Bunda; tarihî, kültürel, sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve diğer etkenlere ilave olarak elbette ki din farklılığı da belirleyici rol oynuyor.

İşin en fenası da artık bayatlamış olan “iyi polis - kötü polis” oyununu oynayarak, bir taraftan Türkiye’yi “itip kakarken”, bir yandan da elde tutuyorlar. 

Bahsettiğim bu aşağılama ve hor görme davranışları üç, beş, on, elli senenin konuları değil. Yüzlerce yıldır bunu yapıyorlar. 
Fakat son yıllarda iyice “azıttılar ve yoldan çıktılar!”

***

Çok uzağa gitmeye gerek yok. Son aylara bakmak yeterli. 

Doğu Akdeniz’de karşımıza ABD destekli Yunanistan, Kıbrıs Rumları ve İsrail’den müteşekkil bir “şer ittifakı” ile çıkmadılar mı? 

Müttefik (!) Fransa saçmalayarak Doğu Akdeniz’e savaş gemisi göndermedi mi?

Türkiye hedef alınarak Akdeniz’de sürekli deniz harp tatbikatları yapmıyorlar mı?

Mavi Vatan’ımızı gaspetmeye çalışmıyorlar mı?

Antlaşmalar hilâfına, adaların silahlanmasına göz yummadılar mı?

Bizi İzmir ve Antalya körfezine hapsetmek için “pespaye” Sevilla haritasını siparişle hazırlatmadılar mı?

Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den “kovmak” için tüm emperyalist Batı; yani ABD ve AB işbirliği içinde değil mi?

Almanya’nın pek güvenilir (!) Başbakanı Merkel Hanım, Oruç Reis araştırma ve sondaj gemimizin faaliyetlerine ara vermemizi istediğinde, hemen kabul edilmedi mi? Bunun hemen ardından Yunan, Mısır’la Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yaparak alay eder gibi bir karşılık vermedi mi? Türkiye “iyi niyeti” karşılığında hasmane bir karşılık görmedi mi?

(İçimizden bazıları, Yunanistan’ın bu yaptığıyla Merkel’i zor durumda bıraktığını ve Türkiye'ye karşı mahcup ettiğini yazıp, söylediler. Oysa, aynı Merkel’in donanmasına bağlı askerler kısa süre sonra Türk gemisine izinsiz çıkarak haydutluk yaptı!  
Çok merak ediyorum: Bu kişiler çok mu saf ve naif, yoksa “kullanışlı aptal” mı?)

AB, en son işi haydutluğa, eşkiyalığa, korsanlığa kadar vardırarak Almanya, İtalya ve maşaları Yunanistan marifetiyle Türk gemisine izinsiz çıkmadı mı?

***

Elbette ki çok daha fazlasını yaptılar. Çünkü güya NATO’da ve Atlantik Sistem içinde “müttefikimiz” olan bu ülkeler Türkiye’yi düşman görüyorlar ve düşmanlık yapıyorlar!

Hem de açıktan açığa ve pervasızca. Artık gizlemeye bile gerek duymuyorlar ve diplomatik nezaketi de tamamen terk ettiler. 
Bu kadar açık, yalın ve basit!

***

Emperyalizmin yaptıklarını tespit ederken kendi hatalarımızı da görmezden gelmemeliyiz. Türkiye’yi yönetenler dış politikada maalesef büyük hatalar yapmıştır. Hatalar ne yazık ki devam etmektedir. 

Bu sebeple, ivedilikle tutarlı, kararlı, millî onuru muhafaza eden ve yüksek millî menfaatlerimizi gözeten dış politikalar belirlenmeli ve uygulanmalıdır. 
Makalenin konusu olmadığından, Türk tarafını fazla irdelemiyorum...

***

Bu yazıyı yazmama, Cumhurbaşkanı’nın AB ile ilgili haklı bulduğum sert eleştirilerinin ardından, tam aksi sözler söyleyerek sıcak mesajlar vermesi ve hemen sonra da Avrupa Parlamentosu’nun küstahça açıklamalar yapması sebep oldu.

Avrupa Parlamentosu, 10-11 Aralık’ta toplanacak AB’ye “Türkiye’ye yaptırım uygulama” çağrısında bulundu!

Yapılacak AB zirvesinde Doğu Akdeniz konusu üzerinden Türkiye’nin “konuşulacağı”ve yaptırım kararı “çıkabileceği” biliniyor. 
Anlamı çok açık: Türkiye yine tahkir edilecek!

***

Devletimizin, vatanımızın ve milletimizin yüksek menfaatleri her şeyin üstündedir. Ülkemizin hiçbir ülke ya da ülkeler topluluğuyla ilişkilerinin bozulması arzu edilmez. 
Tüm dünya ülkeleriyle karşılıklı saygıya, eşitliğe ve her manada mütekabiliyete dayalı ilişkiler tesis edilmesi esastır.

“Ya o, ya bu” anlayışıyla Doğu’yu Batı’nın yerine ikâme etmeyi düşünmek ya da tersi bir seçenek doğru değildir. Sadece Batıcı olmak da Avrasyacı veya Asyacı olmak da millî menfaatleri dar çerçeveye hapsederek kısıtladığı için yanlıştır.

Türkiye, bağımsız dış politika uygulayarak, menfaatleri neyi emrediyorsa onu yapmalı; bir tarafla ilişkiyi ilerletirken, diğer tarafı dışlamamalıdır.

“Denge politikası” denilen “şeyi” 100 küsur sene evvel II. Abdülhamit başaramadı; günümüz dünyasında bunun başarı ihtimali sıfırdır.  
Büyük dünya devletlerini birbirine karşı kullanmak, taktiksel olarak bir ona, bir diğerine yanaşmak sonuç vermeyeceği gibi devlet ağırlığını, güvenilirliğini ve saygınlığını da ciddi biçimde zedeler.

***

İktidara sesleniyorum: Avrupa’nın iki yüzlü siyasetlerine, düşmanlığına, kendisini üstün görme ego ve kibrine, “Avrupa değerleri” kandırmacasına “Dur” diyerek kararlı, ilkeli ve dik bir duruş sergilemenin zamanı gelmedi mi?

Ve tüm muhalafete: Sizin görevlerinizden en önemlisi ülke menfaatine olacak şekilde iktidarı eleştirerek hatalarını göstermek ve doğru politikalar uygulamaya sevk etmek değil midir?

Neredesiniz, neden susuyorsunuz?

Sizin işiniz ABD ve AB’ye şirin görünmek midir?

Batı emperyalizminin düşmanlıklarına ve dayatmalarına sessiz kalmanın sizi iktidarla aynı çizgiye getirdiğini göremiyor musunuz?

Kendinize geliniz! Kendinize geliniz ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki onurlu, başı dik genç Türkiye’yi hatırlayınız.

***

Türkiye Cumhuriyeti Devleti artık karar vermeli ve harekete geçmelidir.  
Batı’nın ve Avrupa’nın yaptığı düşmanlıklar, millî menfaatlerimize saldırıları, uğranılan millî onuru zedeleyici ve rencide edici davranışlar karşısında bütüncül ve tutarlı bir devlet politikası belirlemelidir.

Devlet; Avrupa’nın emperyalist zihinli, iki yüzlü siyaset bezirgânlarına ne der bilemem ama ben vatandaş Mehmet olarak ne diyeceğimi çok iyi biliyorum:

Canınız cehenneme! 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

iPad’imden gönderildi

  • Mehmet S. Nane

  • 28 Kasım 2020

Sayfayı Paylaş

Yorumlar

Canan Aravena 28 Kasım 2020

Bizim gibi vatanseverler ellerimizle verdiğimiz oylarımızla temsil edilmeyi beklerken yaşanılanlar karşısında şaşkınlık ve öfkeyle sindirildigimizi hissediyoruz. Fakat, unutulmaması gereken bir şey var ki o da bizim Atatürk gibi bir lider kurucunun torunları oldugumuzdur. Bu da böyle biline...

Mehmet S. Nane 28 Kasım 2020

Yoruma teşekkürler. Sana katılıyorum: “Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.”

Erhan Doğan 28 Kasım 2020

Mehmet bey çok yerinde analizinize katılıyorum. Ancak ben her zaman kabahati kendimizde buluyorum. Türkiye ile birlikte hemen hemen aynı tarihlerde gelişmeye başlayan Güney Kore ile karşılıklı ekonomik, sanayi üretimi , gsmh gibi değerleri kıyasladığımızda bu hemen yıllar içerisinde biz sadece Atatürk hamaseti yapmakla zaman geçirmiş olduğumuzu görüyorum. Düşman uyumaz. Burada düşmanı hiç suçlamıyorum. Ancak güçlü bir Türkiye yaratabilseydik mavi vatanımıza kimse yan gözle bile bakamazdı diye düşünüyorum. Sevgilerimle

Mehmet S. Nane 28 Kasım 2020

Erhan Bey, bu makalede konuya Türk tarafından bakmadığım için genel hatları belirtmekle yetindim; ayrıntıya girmedim.
“Atatürk hamaseti” tespitiniz doğrudur. Keşke toplum olarak Atatürk’ü boş sözlerle ifade etmek yerine onu anlayabilseydik.  
Türkiye'yi son 75 yılda yönetenlerin mevcut olumsuz tabloda az ya da çok payları vardır. Temel mesele ekonomik olarak güçlü olmak gerekliliği iken, biz iktisadi bağımsızlığımızı kaybetmekle en büyük hatayı yaptık. Yetmez gibi Cumhuriyet’in 100 senede didinip yaptıkları da son 15 senedir satılıyor.
Konu kapsamlı. Bir başka makalede bunları da konuşup tartışırız. Selam, sevgiler.

Mert Özge 28 Kasım 2020

Dayıcığım, Atatürk’ün Batı merkezli tarihçiliğine seçenek ve yanıt olarak sunduğu, Türklerin Anadolu’da 1071’den önce var olduğu, Sümerleri, Hititlerin Türklerin kurduğu vb. tezleri savunan “Türk Tarih Tezi”, 1938’den sonra -ne yazık ki- yerini Roma-Yunan, Osmanlı-Selçuklu-İslam tarihçiliğine bırakmıştır. Eğer Atatürk’ün savunduğu “Türk Tarih Tezi” sonraki yıllarda da savunulsaydı Batılılar bizim üzerimizde oyun oynamazlar ve bize köksüz, istilacı kavimmişiz gibi davranmazlardı! Söylediğimin özeti şudur: Atatürk’ün yolundan ne zaman saptık başımıza gelmeyen felaket kalmadı!

Mehmet S. Nane 28 Kasım 2020

Mertçiğim, yazdığın her bir kelimenin altına imzamı atarım. Eline, aklına sağlık.

Ahmet Aslan 28 Kasım 2020

Ahmet Aslan Tarih : 28.06.2020 14:53:31 Her ülkenin bir diğer ülkelere karşı hesabı olduğu gibi, Amerika’nında Avrupa’nında tüm dünya üzerinde kendi çıkarlarına uygun hesaplarının olması gayet doğaldır. Önemli olan ülkemiz üzerinde bu tür hesapları boşa çıkartacak, Ekonomik ve Siyasi güçlü bir Türkiye hesabımızın olması. Bu topraklarda, Özgürlük ve Bağımsızlığımızın sembolü Ayyıldızlı Bayrağımız altında LAİK DEMORATİK SOSYAL HUKUK DEVLETİ olarak toplumun tüm kesimlerinin güven duyduğu vatandaşlık bağıyla bağlandığı, Aidiyet duyduğu Güçlü TÜRKİYE olmak için Çalışmalıyız...

Mehmet S. Nane 29 Kasım 2020

Saptamalarınıza katılıyorum. Yazımda da zikrettiğim üzere; tutarlı, güvenilir, millî menfaatleri önceleyen, onurlu, bağımsız, saygın bir dış politika izlemek esastır.
Elbette ki iktisadi bağımsızlık ve ekonomik bakımdan güçlü olmak hayati önemdedir. 
Tüm bunlar birbirini destekleyen ögeler.

Düşüncelerinizi Bizimle Paylaşın

leaf-right
leaf-right