Millî Mücadele ile İstiklâl Harbi kahramanları ve Cumhuriyet’in kurucu büyükleri (4)
İsmet İnönü
Genelkurmay Başkanı, Garp Cephesi Kumandanı, Lozan’ı imzalayan Hariciye Vekili, Başbakan, 2. Cumhurbaşkanı.
İsmet İnönü’nün 1920-1950 yılları arasında üstlendiği devlet görevleri bunlar.
Siyasetçi olarak, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2. Genel Başkanı.
26 Aralık 1938 tarihinde toplanan CHP 1. Olağanüstü Kurultayı tarafından “Millî Şef” ilan edilen kişi...
Esasında, Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra, 11 Kasım 1938 tarihinde Cumhurbaşkanı seçildiği düşünüldüğünde 36-54 yaşları arasındaki 18 yıllık dönemde devletin en önemli görevlerinde bulunmuş bir devlet adamı...
Şevket Süreyya Aydemir’in klâsikleşmiş kitabının adında pek doğru olarak ifade ettiği gibi...
“İkinci Adam...”
İsmet İnönü...
Çoğunlukla söylendiği şekliyle İsmet Paşa...
***
Mustafa İsmet İnönü, 1884 yılında İzmir’de doğmuştur. Mühendishane-i Berr-i Hümâyun’dan Eylül 1903’de Topçu Mülâzımı (Teğmen) rütbesiyle mezun olmuştur. Müteakiben Erkânıharp Mektebi’ni birincilikle bitirerek Erkânıharp Yüzbaşısı rütbesiyle de orduya katılmıştır.
İsmet Bey, 31 Mart Olayları’nda Hareket Ordusu’nun kurmay heyetinde yer aldı. Yemen isyanında ve Balkan Harbi’nde çarpıştıktan sonra, I. Dünya Harbi’nde Kafkasya, Sina ve Filistin cephelerinde Kolordu Kumandanı olarak görev aldı.
Daha evvelden tanıştığı ve yakın ilişkileri olan Mustafa Kemal Paşa’yla bu vesileyle daha yakından çalıştı. O dönem Mustafa Kemal Paşa 2. ve 7. Ordu Kumandanı, ardından da Yıldırım Orduları Grup Kumandanı görevlerinde bulunuyordu.
İsmet Bey, bu yüksek kumandanlık görevlerini çok genç bir yaşta, henüz 31 yaşındayken, terfi ettiği Erkânıharp Miralayı rütbesiyle üstlenmişti.
İsmet Bey, cephede yaralanarak İstanbul’a döndükten sonra Harbiye Nezareti Müsteşarlığı görevine tayin oldu. Tarih, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan 1 hafta önce 24 Ekim 1918 tarihinde İstanbul’da vatansever subayların yapabileceği bir vatan görevi kalmamıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısı üzerine 9 Nisan 1920’de Ankara’ya giderek İstanbul’la tüm resmî ilişkisini kopardı. Mustafa Kemal Paşa istasyona bizzat giderek bu değerli kurmayı büyük bir sevinç ve mutlulukla karşıladı.
İsmet Bey, o tarihten itibaren Millî Mücadele içindeki yerini alarak canla başla çalışmaya başladı.
Ankara’ya gelişinden 2 hafta sonra açılan Büyük Millet Meclisi’ne de Edirne Milletvekili olarak katıldı.
Miralay İsmet Bey, Millî Mücadele’ye dâhil olduğu için İstanbul Hükümeti tarafından bir ödüle lâyık görüldü!
İstanbul Divan-ı Harp Mahkemesi tarafından gıyabında ölüm cezasına çarptırıldı!
***
İsmet Bey, Meclis’in açılmasından 10 gün sonra Erkânıharbiye-i Umumiye Reisliği (Genelkurmay Başkanı) görevine getirildi. Bu tarihten 6 ay sonra da milletvekilliği görevi üzerinde kalarak, Garp Cephesi (Kuzey Kesimi) Kumandanlığı’na tayin edildi.
Bu rütbedeyken Yunanlarla yapılan muharebelerde gösterdiği başarılardan dolayı Mirliva rütbesine yükselerek “Paşa” unvanını aldı.
O artık, tarihe geçeceği şekilde İsmet Paşa’dır...
***
İsmet Paşa, İstiklal Harbi’nin bundan sonraki bölümünde Garp Cephesi’nin tümünün Kumandanlığını üstlenecek ve büyük yararlıklar gösterecektir.
Türk Ordusu’nun Başkumandanlık Meydan Muharebesi’ndeki büyük zaferinden sonra 3-11 Ekim 1922 tarihleri arasında yapılan Mudanya ateşkes görüşmelerinde Türk tarafını İsmet Paşa temsil etmiştir.
***
İsmet Paşa, Mudanya’da diplomatik zekâsını ve yeteneğini de göstermiştir. Bunun üzerine TBMM tarafından Hariciye Vekilliği görevine getirilerek ve “Baş Murahhas”olarak Lozan barış görüşmelerine yollanmasına karar verilmiştir.
Bu görüşmelere katılmaya çok istekli olan Başvekil Rauf Bey (Orbay), İsmet Paşa’nın bu göreve seçilmesine çok içerledi. Bunu da her şekilde dışa vurarak, gösterdi.
Oysa dönemin Bahriye Nazırı Rauf Bey Mondros Antlaşması’na Osmanlı adına imza koyan kişiydi. Bu ‘ölüm fermanını’ imzalayan kişinin Türk’ün tekrar ‘dirilişini’ sağlayacak bir antlaşmayı akdetmeye gönderilmesi moral değerler olarak doğru değildi.
Kaldı ki Rauf Bey aşırı hırsından asıl önemli konuyu gözden kaçırıyordu: İsmet Paşa fevkalade diplomatik yetenek ve yeterliğe sahipti ve ilave olarak zafer kazanmış bir ordunun en önde gelen kumandanlarından biriydi.
(Kim bilir, Rauf Bey belki de “Mondros’u imzalayan adam“ olma mahcubiyetinden “Lozan’ı imzalayan adam“ olarak kurtulmak istiyordu. Bilinmez!)
Fakat gerçek şudur ki Rauf Bey kişisel ihtiraslarını devlet işine bulaştırmış, İsmet Paşa’ya olmadık zorluklar çıkarmış, mesajlarına geç cevap vermiş; hatta bazılarına da cevap vermemiştir. Yetmez gibi hükümet içinde bir ara Lozan’dan çağırılarak görevden alınması bile konuşulmuştur.
İsmet Paşa’nın Lozan’da bunaldığı günlerden birinde Mustafa Kemal’e yazdığı şu duygu dolu mektup bu konuda bir fikir verecektir:
“(...) Tahassürümün (özlemimin) derecesini ifade edemem. Anadolu’da aylarca görüşmediğimiz zamanlar olmuştu. Ama kendimi bu kadar uzak ve istediğim zaman hemen sizi bulamaz görememiştim. İstediği zaman sizinle konuşmak ve buluşmak ihtimalinin bile insanların en büyük kuvveti olduğunu bir defa daha tecrübe ediyorum.
(...) Benim güzel Paşam, ne kadar saldırı içinde bulunduğumu ve bundan ne kadar sıkıldığımı mükemmelen tasavvur edersin. Ben sana hiç bu kadar silik ve dağınık yazmamıştım.
(...) Heyetimizde ahenk ve intizam vardır. Ciddiyetle çalışıyoruz.
(...) Benim güzel şefim, sevgili kumandanım seni ne vakit göreceğim? Gözlerinden öperim. Çok laubaliliğimi affet, tahassürümdendir. Kelimeler çok eksik ve içim hiç tatmin olmamıştır.
İsmet.”
***
İsmet Paşa bir taraftan “düvel-i muazzama” ile konferansta boğuşurken, diğer yandan da Başvekil’in kaprislerine muhatap kalıyordu.
Özellikle İngiliz temsilcisi Lord Curzon ile öyle çetin müzakereler yürütülüyordu ki bir ara görüşmeler kesildi.
Türk’ün var olma savaşında artık sona gelinmişti. Antlaşma imza aşamasındaydı. İsmet Paşa, Başvekil Rauf Bey’e şifreli bir telgraf göndererek bu konuda TBMM’nin ve hükümetin iznini istedi.
Fakat böyle hayati bir konuda cevap bir türlü gelmiyordu. İş çok nazik bir hâl almıştı ve İsmet Paşa diğer devlet temsilcileri karşısında güç durumdaydı.
Artık bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa’ya bu konu hakkında telgraf çekmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine derhal şu telgrafı yolladı:
“İsmet Paşa Hazretlerine,
18 Temmuz 1923 tarihli telgrafınızı aldım. Hiç kimsede kararsızlık yoktur. Elde ettiğiniz muvaffakiyeti en sıcak ve içten hislerimizle tebrik etmek için antlaşmanın usulüne göre imza edildiğinin bildirilmesini bekliyoruz kardeşim.
Mustafa Kemal
TBMM Reisi”
İsmet Paşa bütün çektiği sıkıntı ve zorluklara son veren bu telgrafa şu cevabı vermiştir:
“TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine,
Her dar zamanımda hızır gibi yetişirsin. Dört, beş gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış, yaptırmış adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır.
İsmet.”
***
İsmet Paşa ve Lozan Heyeti antlaşmayı imzaladıktan sonra Ankara’ya gelişlerinde büyük bir törenle karşılanmıştır. Fakat bu törende olması gereken Başvekil Rauf Bey yoktur.
Çünkü İsmet Paşa’yı karşılamamak için, seçim bölgesine gideceğini söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’dan izin istemiştir.
İzin talebi üzerine, İsmet Paşa’yı karşılamasının uygun olacağı Mustafa Kemal Paşa tarafından kendisine hatırlatılır. Rauf Bey’in cevabı bu konuda ne derece hırslandığını ortaya koymaktadır:
“Kendime hakim değilim. Ben bunu yapmayacağım. Seyahatime lütfen izin veriniz.”
Bu cevabı beklemeyen Mustafa Kemal Paşa’nın canı fena halde sıkılmıştır. Cevabı nettir:
“Başvekillikten istifa etmek şartıyla gidebilirsiniz“.
Rauf Bey belki de beklemediği bu karşılık sonrasında istifa etmeye mecbur kalır. (Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinde herhangi bir görev alamayacaktır.)
Çok gergin ve çok zor bir süreçten sonra İsmet Paşa “Türkiye’nin tapu senedi“ olan Lozan Antlaşması’nı 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalamıştır.
***
İsmet Paşa, 3 Mart 1925’ten 1 Kasım 1937’ye kadar kesintisiz 13 yıla yakın Başvekillik yapmıştır.
1934 senesinde Soyadı Kanunu çıktığında İnönü Muharebeleri‘nde kazandığı zaferlerden dolayı Atatürk tarafından kendisine “İnönü” soyadı verilmiştir.
Atatürk’ün ölümünden bir sene evvel aralarında çıkan anlaşmazlıktan sonra Başvekillikten çekilerek yerine Celâl Bayar’a bırakmıştır.
***
İsmet İnönü, 11 Kasım 1938'de devraldığı Cumhurbaşkanlığı görevini 22 Mayıs 1950’ye kadar sürdürdü.
Bu dönemde yaşanan en önemli olay şüphesiz ki II. Dünya Savaşı’ydı. Türkiye, İsmet Paşa’nın diplomatik mahareti sayesinde bu büyük felaketin dışında kalmayı başardı.
Gerek Nazi Almanya’sının gerekse İngiltere ve sonradan ABD’nin savaşa kendi taraflarında dahil olması baskılarına ustaca direndi.
Almanların eski Başbakanı ve o dönem Ankara Büyükelçisi olan von Papen bu konuda çok yoğun çaba göstermesine rağmen başarılı olamadı.
Roosevelt ve Churchill, İnönü’yü Kahire’de yapılan konferansa davet ettiler ve ısrarla Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesi taleplerini tekrarladılar. İsmet Paşa’nın kararlılığı karşısında istediklerini elde edemediler.
Batı cephesinden bu baskılar gelirken İnönü bir yandan da Sovyet Rusya’yı kolluyordu. Bu ülke de muazzam asker ve silah gücüyle çok büyük bir tehditti.
***
Bir anekdot anlatılır: Almanların Rusya’ya karşı 22 Haziran 1941 tarihinde başlattığı “Barbarossa Harekâtı” İnönü’ye sabah uykusundan uyandırılarak haber verilmiş.
İsmet Paşa, yatağın ortasına bağdaş kurarak oturmuş ve sevinç içinde kahkahalar atmaya başlamış. Hiç şüphe yok ki aylardır hatta yıllardır içinde bulunduğu stresin sinir boşalmasını yaşamıştır.
Çünkü bu iki dev askerî güç eğer birbirlerine karşı savaşmasalar Türkiye’yi hedeflemeleri an meselesi olabilirdi. Artık bu ihtimalin ortadan kalktığını gören büyük kumandan İnönü’nün üzerinden de büyük bir yük kalkmıştı.
***
II. Dünya Harbi’nde savaşan ülkelerle mukayese edilemese bile Türkiye’de de yokluklar yaşandı. Hâlâ bazı siyasetçilerin vicdansızca istismar ettikleri gibi ekmek karneye bağlandı. Bu konuda yaşanmış bir olayı aktarmak isterim.
Savaştan sonra bir genç İnönü’ye hitaben:
“Savaşta sen bizi aç bıraktın” şeklinde sitemde bulunmuştur.
İsmet Paşa’nın cevabı, bu konuda yazılacak kitaplar dolusu söze bedeldir:
“Evet evlâdım, belki sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım.”
***
Savaşın bitiminde dünya dengeleri yeniden kuruldu. Artık iki “süper güç” ortaya çıkmıştı: ABD ve Sovyetler Birliği.
Sovyetler Birliği, kazandığı güce dayanarak Türkiye’nin doğu sınırında değişiklik ve toprak istedi. Yetinmedi; Boğazlar için de kabul edilemeyecek taleplerde bulundu.
İsmet İnönü bir yol ayrımındaydı. Zaten ABD de savaştan sonra Türkiye’ye yanaşmıştı. Bunun sonucunda Türkiye “Atlantik Sisteme” dahil oldu. Ayrıca 1948 yılında ileride bedeli oldukça ağır olacak meşhur “Marshall Planı” imzalandı.
İleriki yıllarda özellikle Türkiye’nin NATO’ya da girmesiyle ABD elini tamamen devletin içine atmaya başladı. Maalesef bu etki günümüze kadar gelmiştir ve devam etmektedir.
(İsmet Paşa, tüm diplomasi imkânlarını seferber ederek Atlantik Sistem’e dahil olmadan, Türkiye’yi bağlantısız bir ülke olarak konumlandırmayı başarabilir miydi sorusu, kendime sıkça sorduğum bir sorudur. Dünyanın savaş sonrası o ağır konjonktüründe ve Sovyet baskısıyla vermiş olduğu bu karar maalesef ABD'ye her alanda bağımlılık yaratmış, tam 75 senedir Türkiye’nin başına bela olmuş, Cumhuriyet’i içten içe kemirmiş ve rotasından saptırmıştır.)
***
Bu dönem içerisinde İnönü’nün önemli bir hizmeti, ülkenin demokratik parlamenter sisteme geçmesiydi.
Bu konuda ABD’nin de telkin ve talepleri olduğu söylense de bu durum ülkeye demokrasiyi İsmet İnönü’nün getirdiği gerçeğini değiştirmez.
Çünkü ABD sonuçta kendisiyle uyumlu çalışacak yönetimler ister. Yönetimin mahiyeti hiç önemli değildir. Tarih boyunca dünyadaki onlarca örneği inceleyebilirsiniz. ABD, kendisiyle uyumlu olduğu sürece eli kanlı diktatörlerle çalışmakta bile hiçbir sakınca görmemiştir.
Kaldı ki İstiklâl Harbi kahramanı ve Atatürk’ün en yakın arkadaşı olan İnönü iktidarı bırakmamak için ABD’ye bağlı kalacağını bildirse sonucun ne olacağını herkes kestirebilir.
***
14 Mayıs 1950 seçimleri sonuçlandığında CHP’nin yani İsmet İnönü’nün kaybettiği kesinleşti. Şimdi akıllardaki soru orduyu da elinde bulunduran Paşa’nın iktidarı teslim edip etmeyeceğiydi.
Hatta dönemin Genelkurmay Başkanı’nın seçimin kaybedilmesinden sonra İnönü’ye “Bir emrinin olup olmadığı” sorusunu sorduğu da rivayet edilir.
İsmet Paşa ise işine gelmediği zamanlar yaptığı gibi bunların hiçbirini “duymamıştır.”
Eşi, muhterem Mevhibe Hanımefendi’ye “Pembe Köşk’e ne kadar zamanda taşınabiliriz” sorusunu sormuş ve “Hazırız Paşam, hemen” cevabını aldıktan sonra Çankaya’dan derhal ayrılmıştır.
***
İnönü’nün bundan sonraki hayatının 1950-60 arası dönemi demokrasi mücadelesiyle geçti. Demokrasi sayesinde iktidara gelen Demokrat Parti gittikçe dikta yönetimine yönelmişti. Özellikle 1950’den sonra ülkede demokrasi rafa kaldırılmış ve özgürlükler sınırlanmıştı.
Bu dönemde DP de CHP de oldukça sert siyaset yapıyordu. İktidarın CHP’ye cevabı çok sert ve şiddetli oluyordu ve muhalefet partisinin siyasi faaliyetlerini yasaklamaya kadar gidebiliyordu. Bir ara CHP’nin kapatılması bile gündeme geldi.
O gergin ortamda, İnönü’ye yurt gezilerinde pek çok defa saldırılarda bulunuldu ve canına kast edildi. İçinde olduğu trenler şehirlere sokulmadı, bazı valiler güvenliğini sağlayamayacaklarını söylediler. Sıklıkla da seçim arabaları taşlandı.
Bu sert ve ağır ortam içinde ülke 27 Mayıs 1960 darbesine kadar geldi. Tüm askerî darbelerde olduğu gibi, bunun da ülkemizin çok zararına olduğunu düşünüyorum.
Özellikle Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamları kabul edilemez.
Bazı kişiler kabul etmese de, ben İnönü’nün bu idamların durdurulması için çok ciddi ve samimi çaba gösterdiğine inanıyorum. Fakat maalesef Millî Birlik Komitesi’nin içinde bulunan farklı bir grup baskın çıktı ve idamlar onaylandı.
Türkiye henüz 10 yıldır tecrübe ettiği demokrasinin anlamını kavrayamamış, kıymetini bilememiş, yeteri kadar işletememiş hatta onu felç etmiş ve sonuçta da ne yazık ki askerî darbe ile karşı karşıya kalınmıştır.
***
1960-65 dönemi İnönü’nün Başbakanlığında kurulan koalisyonlar hükümeti olarak geçmiştir.
1965 seçimlerinde Adalet Partisi’nin ezici bir seçim zaferi kazanmasından sonra CHP ana muhalefet görevini üstlenmiştir. Bu dönemde parti içinde hareketlenmeler ve farklı sesler de çıkmaya başlamıştır.
O tarih itibarıyla İnönü’nün yaşı 80’i geçmiş bulunuyordu ve partinin gençleşmesini savunan yeni nesil yavaş yavaş parti içi muhalefete başlıyordu.
***
İk defa 1957 seçimlerinde milletvekili seçilen, daha sonra Çalışma Bakanı olarak işçi haklarında önemli iyileştirmeler yapan Bülent Ecevit’in kamuoyunda ve parti içinde yıldızı parlamaya başlamıştı.
Ecevit 1966 yılında Genel Sekreter seçildi ve “Ortanın Solu” kavramını ortaya attı. Pek çok muhalifi olmasına rağmen bu kavram parti politikası olarak benimsendi.
Bunun üzerine Turhan Feyzioğlu ve Kemal Satır bu politikaya karşı çıkarak partilerinden bir kısım milletvekili ve senatörleri de kopararak istifa ederek ayrı ayrı partiler kurdular.
Ortanın solu akımını benimseyenlerin lideri konumundaki Ecevit, 12 Mart’ın kendisine ve ortanın solu hareketine karşı yapıldığını savunuyordu. İnönü 12 Mart’ı kınamasına rağmen kurulan hükümete CHP’den Bakan verdi.
Bunun üzerine Ecevit Genel Sekreterlik’ten istifa etti.
4 Mayıs 1972’de CHP’nin tarihî kurultayı toplandı. Bu kurultayda İsmet İnönü kendi politikalarını oya sundu ve açıkça “Ya Bülent ya, ben dedi.”
Kurultay, politikasını onaylamayınca da 8 Mayıs 1972’de CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etti. İnönü istifa ettiği tarihe kadar 34 yıl Genel Başkanlık yapmıştı.
İsmet Paşa bir süre sessizliğini koruduktan sonra 4 Kasım 1972’de Atatürk’le birlikte kurmuş oldukları CHP’den, 14 Kasım 1972’de de milletvekilliğinden istifa etti.
Bu tarihten ölüm tarihi olan 25 Aralık 1973’e kadar önceki Cumhurbaşkanı olması hasebiyle tabii senatör olarak Cumhuriyet Senatosu’nda görev aldı.
***
İsmet İnönü, büyük bir asker, diplomat ve devlet adamıydı. Atatürk’ün en yakın silah, çalışma ve fikir arkadaşıydı. Garp Cephesi Kumandanı olarak ülkenin düşmandan kurtarılmasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında, devletin işler hâle gelmesinde, devrimlerin yapılmasında daima Atatürk’ün yanındaydı. Devletin en önde gelen kurucularındandı.
Vatan, millet ve devlet için paha biçilmez değerde hizmetlerde bulundu.
Başka hiçbir vatan ve devlet hizmeti yapmasa bile; I. ve II. İnönü Zaferleri, Garp Cephesi Kumandanlığı ve Lozan Antlaşması‘nı imzalamış olmak tek başına bütün bir ömre yetecek şeref, onur ve değerde hizmettir.
***
İsmet İnönü’nün saygın hatırası önünde tazimle eğiliyorum.






Mert Özge 20 Aralık 2021
"Bu konuda ABD’nin de telkin ve talepleri olduğu söylense de bu durum ülkeye demokrasiyi İsmet İnönü’nün getirdiği gerçeğini değiştirmez." Gerçek demokratik devrimi Atatürk, 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM'yi, 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarak ve 3 Mart 1924 tarihinde halifeliği kaldırarak yapmıştır. Demokratik devrimdeki çok parti eksikliğini gidermek için Atatürk'ün çabalarını (Ali Fethi Okyar'a Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdurması) gözardı etmemek gerekir. Avrupa' da faşizm egemen olmaya başlarken Atamızın bu çabası saygıyı hak etmektedir. Eğer karşı devrimci fırsatçılar SCF'ye doluşmasa ve Ali Fethi Okyar süreci daha iyi yönetebilseydi çok partili düzene geçilebilirdi. 1920'lı, 1930'lü yıllarda tek parti iktidarı vardır ancak zorbalık, diktatörlük yoktur. Bu durum demokrasinin olmadığına değil eksik yanları olduğuna yorumlanmalıdır. Çok partili sisteme geçildikten sonra 1950'lı yıllarda iktidar olan Demokrat Parti adı gibi "Demokrat" olamamış ancak "Demirkırat" olabilmiştir. Özellikle son dönemlerinde zorbalığa varan uygulamaları (özellikle İsmet Paşa'nın damadı, gazeteci Metin Toker'in tutuklanması vb.) korku ikliminin yaratılmasına neden olmuştu. Bu zorbalık zorbalığı doğurmuştu: 27 Mayıs 1960 tarihinde ülkenin yönetimine el koyan askersel cunta! Ondan sonrasını anlatmama gerek yok. Uzun uzun anlattıklarımdan şu çıkarımda bulunulmalıdır: Demokraside nicelik değil nitelik önemlidir! Birden fazla parti kurulmasıyla gerçek anlamda demokrasi olmaz. Gerçek anlamda demokrasi (o dönemin koşullarında) Atatürk döneminde yaşanmıştır. İsmet İnönü sadece niceliğe büründürmüştür. Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve en yakın silah arkadaşlarından İsmet İnönü 'yü saygı, sevgi ve minnetle anıyoruz.
Mehmet S. Nane 20 Aralık 2021
Mert, yapmış olduğun kapsamlı bilgilendirme ve yoruma çok teşekkürler.