Tevfik Sırrı Gür Stadyumu ve Mersin İdman Yurdu
Değerli okurlar, malûmunuz yakın zamanda Tevfik Sırrı Gür Stadyumu yıkıldı. Yerine ‘Millet Bahçesi’ yapılacak. Stadın zamanla şehrin tam göbeğinde kalması aslında sorun yaratıyordu. Şehircilik açısından yapılan iş bence doğrudur.
Fakat yapılacak olan millet bahçesinin nasıl olacağını görmeden de olumlu görüş bildirilemez. Umulur ki bu çok değerli olan bu alan iyi kullanılır.
Yapılan bu işi doğru bulmakla beraber, stadın yıkılmasıyla içim ‘cız’ etti. Çok hüzünlendim ve duygulandım. Çünkü o stadda, o kadar çok çocukluk hatıram var ki...
Bugün biraz sevgili stadımızı analım ister misiniz?
***
Eskiden futbola çok düşkündüm. Çocukluğumda top peşinde çok koşturdum ama futbol seyircisi olarak da futbola bayılırdım. Futbol, o zamanlar şimdiki gibi muazzam büyüklükte bir eğlence endüstrisi değildi. Elbette ki şimdinin korkunç büyük paraları da söz konusu değildi. Ve en önemlisi; masumdu, kirlenmemişti.
Çocuk duygularıma tamamıyla hitap ediyordu.
Sonra, her şey değişti. Dönen büyük paralar, çevirilen entrikalar ve bazen de kurulan kirli ilişkiler beni soğuttu. Futbolun masumiyeti benim için bitti ve seyircilikten bile uzaklaştım.
Hele hele takımlarımızda Türk’lerden çok yabancı oyuncu oynatılmaya başlanmasıyla futbolu hepten boşladım.
Allah aşkınıza, bu kadar yabancı oyuncunun oynadığı takıma Türk takımı denilebilir mi? Ben diyemiyorum!
Futbol artık, büyük paraların döndüğü, belli hesapların yapıldığı, çıkar ilişkilerinin ön planda olduğu bir sektör bence.
Bu hâliyle de bana hitap etmiyor artık.
***
Fakat ben bu yazıda yukarıda anlattığım ve beni kendisinden uzaklaştıran futbol yerine, çocukluğumun futbolunu anlatacağım.
İlkokul 3. sınıfta 'hasta' Mersin İdman Yurdu taraftarı oldum. Neredeyse hiçbir maçını kaçırmazdım. Biz, takımdan daima İdman Yurdu olarak bahsederdik; hâlâ da öyledir.
O zamanlar Çamlıbel’den Mesudiye Mahallesi’ne yeni taşınmıştık. Bazen rahmetli babamla, bazen mahalleden arkadaşlarla, bazen de mahallenin esnafıyla maçlara giderdim. Evet, esnaflarla. Babamla gitmediğim ve arkadaşlarımla program yapamadığımızda esnaf abilerle giderdim.
(Demek o zaman ailelerin çocuklarının güvenliğiyle ilgili endişeleri yokmuş. Ortam o kadar güvenliymiş. Düşünsenize her seferinde 5-6 aile, 9-12 yaş arası çocuklarının grup olarak maça gitmesinde mahzur görmüyormuş. Bir de şimdiye bakın)!
Apartmanımızın bir görevlisi vardı (o zamanlar kapıcı denirdi); Ahmet Abi. Maraşlı olan Ahmet Abi akla ziyan derecede bir futbol tutkunuydu. Mahallenin esnafıyla birlikte istisnasız her maça giderdi. İşte ben de bazen onlara takılırdım.
Aklımda kalanlar; bakkal Nurettin Abi, onun abisi Hayrettin Abi, terzi Ramazan Abi.
İşte bu ekip benim maç arkadaşlarımdı.
Rahmetli babamla maça gittiğimizde yerimiz kapalıda olurdu. Fakat ister arkadaşlarla, ister esnaf abilerle gidelim yerimiz hep aynıydı: Dağ tarafındaki kale arkası.
Ben küçük olduğum ve abilerin yanında kaynak yaparak maça girebileceğim hâlde her zaman bilet alarak maça girerdim. Diğer türlüsünü kendime yediremezdim.
***
Maçlarda değişmeyen iki şey vardı: Biri aralıksız tezahürat (bazen küfürlü), diğeri de maç başlamadan veya devrede, ya da her ikisinde de sucuk-ekmek yemekti. Maçlarda herhalde açık havadan olacak, inanılmaz acıkırdım.
O sucuk ekmek var ya, onun lezzeti ne anlatılabilir ne de bir daha bulunabilir...
***
Ayhan, Atıf, Zeki, Cevher, Cihat, Rüçhan, Asker Mehmet, Osman, Doğan, Nevruz, Mehmet Ali, Güngör, Aydın, Reşit o dönemden aklımda kalan futbolcular.
Unuttuklarım mutlaka olmuştur, aradan 40-45 sene geçti; lütfen bağışlasınlar.
Bizim aslanlar sahaya çıktıklarında müthiş bir tezahürat yapılırdı. Bizimkiler ya kırmızı lacivert çubuklu forma, ya kırmızı lacivert şort forma, ya da tamamen beyaz fakat kenarları kırmızı lacivert formayla fırtına gibi dalarlardı sahaya.
O ne tezahürat, ne şenlik, ne sevgiydi....
Bütün stad hep beraber “Mersin Mersin” diye haykırırken istisnasız her defasında tüylerim diken diken olur, gözlerim dolardı.
***
Biraz da futbolcuları tanıtayım mı sizlere? Cevher ve Cihat’ı ilkokul üçten önce, henüz İdman Yurdu taraftarı olmadan rahmetli babamla gittiğimiz maçlardan hatırlıyorum. Yaşım 7, 8 olmalı. Onlarla ilgili net hatıralarım yok, isimlerinden başka.
İdman Yurdu o zaman 2. ligdeydi ve o sezon şampiyon oldu. Hatırımda kaldığı kadarıyla 75-76 sezonu olmalı. O zaman ikinci lig maçları iki farklı lig olarak oynanırdı. Yanlış hatırlamıyorsam kırmızı grup ve beyaz gruptu adları.
İşte babamla gittiğimiz o maçlarda İdman Yurdu fırtına gibi eserdi. Pek çok maçı 3-0, 4-0, 5-0 gibi farklı skorlarla kazandığı çok net aklımda kalmış. Kesinlikle o maçlardan sonra hasta İdman Yurdu taraftarı olmuş olmalıyım.
Ayhan, takım kaptanıydı. İyi futbolcuydu, santrfordu. Takımı çok iyi yönetirdi. Çok güzel golleri de vardı. Top Ayhan’ın ayağına gelince rahatlardım. Çünkü kolay kolay kaptırmazdı.
İdman Yurdu birinci ligdeyken takım bir ara müthiş bir performans yakalamıştı. Trabzon Spor maçı da onlardan biriydi. O tarihlerde Trabzon bir Anadolu klübü olarak ortalığı kasıp kavuruyordu ve üst üste şampiyon oluyordu.
İşte o Trabzon’u Ayhan’ın penaltı golüyle 1-0 devirmişti İdman Yurdu. Hem de kaleci Şenol’un koruduğu kaleye atmıştı golü.
Bu maçtan 40 sene sonra, geçen sene Ayhan Abi’yle bir karşılaşmamızda, “Ayhan Abi o ne maç, o ne goldü; hiç unutmuyorum” dedim.
Neredeyse bıkkınlıkla ve biraz da sitemle cevap vererek, “Yahu Mehmet’çiğim bunca yıl, sayısız maça çıktım, pek çok gol attım. Nedense herkes beni bu maç ve golle hatırlıyor“ dedi.
Ben de bundan mutlu olmasını ve o maçla hafızalara kazınmasının tarihe geçmek anlamına geldiğini söyledim.
Bu sözlerim hoşuna gitti.
Zeki, forvet oynardı. Yanlış hatırlamıyorsam Şıhman Apartmanı’ndaki kapı komşumuz vali muavininin damadıydı. Güzel golleri vardı.
Zeki enteresan bir özelliğiyle kalecilerin belalısıydı. Yok, sadece golleriyle değildi bu ‘'belalı’ olma durumu. Nasıl yapardı bilinmez, arada bir kalecileri sakatlardı! (Biz kırardı tabirini kullanırdık).
Mesela bir Bolu Spor maçı hatırlarım. Zeki, kaleciyi sakatladı ve zavallı oyundan sedyeyle çıktı. Bizimki onun yerine oyuna giren yeni kaleciyi de sakatladı, o da sedyeyle oyunu terk etti. Anlaşılan başlarına böyle bir şey geleceğini düşünmedikleri için üçüncü kalecileri yoktu. Kaleye santrforları geçti. Ve de maçı gol yemeden tamamladı.
İşin enteresan tarafı, iki kaleciyi de sedyelik yapan Zeki kırmızı kart görmedi. Demek ki “işini” iyi yapıyor, hakemleri atlatıyordu!
Asker Mehmet 2, Rüçhan 3 numaralı formayla defansta bize güven verirdi. Reşit, Nevruz ve Doğan forvet oynarlardı. Doğan sağ açık mıydı acaba?
Bir de Mehmet Ali vardı; o da rakipleri bolca kırardı.
Gelelim kalecilere. Hatırladığım ilk kaleci Güngör’dü. Maça daima şapkayla çıkardı. Seyirci nedense kendisine çok yüklenir, bazen olumsuz tezahürat yapardı. Anlaşılan, yediği hatalı goller buna sebep olurdu. Belki de yediği goller defans hatasıydı. Ama fatura hep ona kesilirdi. Malûm, kaleci yalnız adamdır.
Aydın, (Tohumcu) iyi kaleciydi. Ona güvenirdik. Futbolu bıraktıktan sonra hocalık ve gazete spor yazarlığı da yaptı.
Atıf ise bize Sakarya Spor’dan gelmişti. Benim hayran olduğum bir futbolcuydu. Evde elimdeki topu havaya atar yataktan yatağa, divandan divana uçardım. Çünkü Atıf Abi de gol kurtarırken hep uçardı. Ona özenirdim.
Çok iyi kaleci olmasının yanında, müthiş de efendi ve mütevazı bir kişiliği vardı. Jübilesinden sonra uzun süre hocalık da yaptı.
Atıf Abi bizim Muhittin Nane’nin de bacanağıdır. Kendisini çok severim, sık olmasa da zaman zaman görüşüyoruz.
Bir de Osman (Arpacıoğlu) vardı. Müthiş bir forvet oyuncusu, muazzam bir golcü olduğu seyredenler tarafından anlatılırdı. Ben ona yetişemedim. Sanırım 1971'de Fenerbahçe'ye transfer olmuş. Fakat özellikle Fener-Galatasaray maçlarında radyodan dinlemişliğim, gollerinde havaya zıplamışlığım çoktur.
(Fenerbahçeli olduğumu da bu arada belirtmiş olayım. Ama şimdinin Fener'i değil benim tuttuğum takım. Alpaslan'ın, Cemil'in, Ziya'nın ve sonraki dönemlerde Türk futbolcuların çoğunlukta oynadığı Fener. Katiyen şoven davranmıyorum. Bence spor dallarında yabancı sporcuların takımlarda oynamaları gayet doğal. Normal olmayan takımın neredeyse tamamının yabancı olması)!
***
İdman Yurdu’na bu kadar antrenör geldi geçti. Fakat ben bir tekini anacağım: Kadri Aytaç. Namı diğer p.ç Kadri.
Nevi şahsına münhasır ve kendince efsanesi olan bir adamdı Kadri Aytaç. Lâkabını sonuna kadar hak ettiği İdman Yurtlular’ın ortak kanaatidir.
***
İdman Yurdu anlatılır da 11 Yusuf unutulabilir mi? "Bir zamanlar Çamlıbel" yazımda uzunca anlatmıştım kendisini. Maçların rengiydi rahmetli. Şalvarının üzerine her zaman kırmızı lacivert çubuklu İdman yurdu forması giyerdi.
Kızdırıldığında ettiği küfürler, şalvarını indirivermesi her zaman rastlanan davranışlarıydı. 11 Yusuf'suz İdman Yurdu maçı düşünülemezdi o zamanlar. Allah rahmet eylesin.
***
O zamanlar maçlarda küfür serbestti!
İnanılmaz, akla hayale gelmeyecek yaratıcı küfürler işitebilirdiniz. Mesela hiç unutmadığım bir tanesi, Trabzonlu Ali Kemal’in giydiği 9 numaralı formayla ilgili imal edilen ‘yaratıcı’ küfürdür!
Hakkını vermeliyim. Ali Kemal’i İdman Yurdu maçında canlı seyrettim. Çok iyi oyuncuydu, forvette fırtına gibiydi.
Sadece İdman Yurdu seyircisi değil, memleketin tüm futbol seyircileri küfür konusunda mahirdi!
O zamanın Türk futbol seyircisi bir konuda müthiş bir uzmanlığa sahipti: Daha maçın birinci saniyesinde hakemin cinsel tercihini çözerek, eşcinsel olduğunu 'şıp' diye tespit ederdi! Ardından da bıkmadan usanmadan dakikalarca bağırırdı: “İ..e” hakem!
Neyse ki uzun yıllardır bu şekilde küfürlü tezahüratın yasaklandığını okuduğum haberlerden biliyorum.
***
Biz Mersinliler Tevfik Sırrı Gür Stadyumu’nu her zaman sevgiyle ve buruk bir nostaljiyle anacağız.
O dönemleri birlikte yaşadığım herkese ve futbolcu abilerimden hayatta olanlara sağlık ve uzun bir ömür diliyorum. Aramızdan ayrılanlara Allah rahmet eylesin.






Şükrü altınova 4 Ocak 2020
O yıllarda insanların birbirine güvenini hatırlamak çok önemli.Hatta 1952'de ilkokula başladığımda Ankara'da 3-5 arkadaş hiç korkmadan ve çekinmeden kar kış yağmur çamur demeden mahallemize en az 2-3 km.olan Ulus'a kadar yürürdük.Ailelerimizin korkmadan o küçük yaşta bizi okula yollamaları çok önemli ya şimdi?
Mehmet S. Nane 6 Ocak 2020
Kıymetli Şükrü Abi, sana kesinlikle katılıyorum. Kanaatimce, 1980’den sonra toplumun yapısı hızla bozulmaya ve yozlaşmaya başladı. Bu konuda geldiğimiz durum hiç iç açıcı değil.