Bir Mersin nostaljisi: Naneler Tuhafiye ve tarihî “Çarşı” (1)

                                                        

Geliniz, bugün Mersin nostaljisi yapalım. Mersin’in tarihi Çarşı’sını konuşalım. Değişik vesilelerle söylemişimdir. Çocukluğumun yaz aylarını Çarşı’daki  dükkânımızda geçirirdim. Yani rahmetli babamın ve amcaların ortak oldukları Naneler Tuhafiye‘de.
Çarşı’da yüzlerce, binlerce hatıram var. Birkaç tanesini sizlere de aktaracağım.
Dilerseniz hem Naneler Tuhafiye’yi hem de tarihi Çarşı’mızı konuşmaya başlayalım.

***

Bizim dükkân 1905 senesinde rahmetli dedem Mehmet Nane tarafından açılarak ticari faaliyetine başlamış. Dedemin kardeşi Ahmet Nane ise dedemden 2 sene önce 1903 senesinde dükkânını açmış. Rahmetli dedem Mersin’in ilk Müslüman tacirlerinden biriymiş. 
Kuruluş belgesinde iş tanımı olarak nalburiye yazılmış. Fakat daha sonra özellikle “aktar”lıkta yani baharatçılıkta uzmanlaşmış ve zamanla neredeyse her türlü malın satıldığı bir tuhafiye dükkânına dönüşmüş.
Çocukluğumda hatırlarım; bir eve bu nevi bir şey lâzım olduğunda “Naneler’e git, orada bulursun” denirdi. Çeşidimiz o kadar fazlaydı.

Rahmetli babam 4 erkek kardeştir. Abdulvahap, Adil, Muhittin, Macit. Dedemden işi evvela babam ve Muhittin Amca devralmış ve ortak olmuşlar. O dükkân istimlâk edildikten sonra babam abisi ve en küçük kardeşiyle ortak olarak devam etmiş; Muhittin Amca tek başına dükkân açmış. İşte 1980’lerin ortalarına kadar devam edecek son Naneler de böylece kurulmuş.

Söylemiştim; çocukluğum dükkânda geçti. Ama yalnız değildim bu güzel çocuklukta. Yaşıt olduğumuz kuzenim Mehmet’le paylaştık bu güzel yaz günleri çocukluğumuzu.  
Dükkânda ortak olan 3 kardeşin de erkek evlâtları vardı. Vahap Amca’nın oğulları Mehmet ve İsmet Abiler, Macit amcanın oğulları Mehmet, Emin ve Adil Nane’nin oğlu ben.

Mehmet Abi, yaşıtım Mehmet’le benden 18, İsmet Abi ise 15 yaş büyüktür. Dolayısıyla bizim dükkânda olduğumuz 70’li yıllarda her ikisi de tıbbiyeyi bitirmiş genç birer doktordu. Bu sebeple de dükkânda onlarla birlikte olamadık. Emin ise bizden küçüktü, o da o yıllarda bizimle değildi.

Mehmet ve İsmet Abiler, bizim hem abimizdi hem de sülalede bizim nesilden üniversiteye giden ilk kuzenlerimiz. Mehmet Abi ben doğmadan bir sene önce, 1965 yılında tıbbiyeye başlamış, arkasından da İsmet Abi. Bizim neslimizin bu manada ufkunu açan, üniversiteye gitmemizi özendiren rol modelimiz Mehmet Abi’dir.

Sevgili Mehmet Abi daha sonraları Mersin’e yerleşti ve tüm Mersin’in sevip saydığı değerli bir hekim olarak yaşamını şehrimizde sürdürmektedir.
Beni iyi-kötü tanıyorsunuz. Serbest ticaret hayatını seçtim. Ailenin üçüncü neslinde ticari geleneği sürdüren ve temsil eden tek kişiyim. 
Naneler’den devraldığım şerefli ismi ve ticaret bayrağını naçiz dükkânımda devam ettiriyorum.

***

Burada, bazen karışıklığa yol açan isimlerimizle ilgili de bir açıklama yapmalıyım. Dedemizin ismi olduğundan babam ve 2 kardeşi de ilk doğan oğullarına Mehmet ismini vermişler. Dr. Mehmet Nane en büyüğümüz olduğundan onun göbek ismi yok. Fakat Memo’yla bana, bence çok da iyi düşünerek, göbek ismi koymuşlar. Memo’nunki Tevfik, benimki Semih
Ben göbek ismimi çok severek kullanırken, sanırım Memo artık kullanmamayı tercih ediyor. Fakat bana “Mehmet” olarak hitap edilmesini istiyorum; çünkü babamın bana asıl verdiği ad bu. Bana “Semih” olarak hitap edenlere ise “Semih benim sahne adım, Mehmet’i tercih ediyorum” şakasıyla karşılık veriyorum.

Evet, konu dükkân olunca dedemi, babamı, amcaları ve kuzenleri kısaca anlatmamak olmazdı. Ablalarım ve kuzinler gönül koymasın sakın. Aileyi değil, dükkânı ve Çarşı’yı anlatacağım için bu yazıda onları anamıyorum.

***

Sanırım 5-6 yaşlarındaydım; babam elimden tutup ilk dükkâna götürdüğünde. Düşünsenize o küçücük yaşınızda nasıl bir âlemin içine daldığınızı. Bir defa her taraf oyuncak dolu, bu adeta bir cennetti. Ayrıca yüzlerce, belki de binlerce değişik renk, koku ve çeşitte mal. Baharattan tutun, fermuara, makaraya, kınaya, kolonyaya, boncuğa, çoraba, esansa, iğne-ipliğe, telaya, düğmeye, tavlaya, zara, kemere, mendile, ibrişime, havluya, kahve değirmenine, traş takımına, dominoya, makasa, tokaya, tarağa, elbise fırçasına...
Akla gelebilecek envaiçeşit değişik ürün.

Ben ve Memo dükkânda her işi yapardık. Görevimiz çıraklıktı. Tezgâhtarlık, çay söylemek, yerleri süpürmek ve “sulamak”, dükkânı açmak-kapatmak, vitrin perdelerini takmak ve her türlü ayak işi...
Fakat benim en sevdiğim iş müşteriye mal satmak ve karşılığında para almak-para üstü  vermekti. Parayı “çekmece”ye koyardık. İki çekmece vardı. Biri babamın ve Vahap Amca’nın çalıştığı uzun tezgâhın ortasında, biri Macit Amca’nın çalıştığı kısa tezgâhın ucunda. Akşam dükkân kapanmadan önce iki çekmecedeki paralar birleştirilirdi.
Muhasebeyi tutan Macit Amca paraları sayar, not alır, kasaya koyardı. 

Cumartesi en güzel gündü. Akşam üzeri dükkân kapanmadan önceki anlar ise haftanın zirvesiydi. Çünkü haftalıklarımızı alırdık.
Macit Amca beni ve Memo’yu çağırır, haftalıklarımızı verirdi. Biz de her defasında “Bereket versin” diyerek alırdık. Daha sonra kasanın köşesinde babamla beraber kısaca haftanın hasılatını defter üzerinden görüşürler ve onlar da haftalıklarını alırdı.
Vahap Amca 70’li yılların ikinci yarısında emekli olduktan sonra dükkânı iki kardeş devam ettirdiler.

***

Aile içinde hep söylerim: Allah rahmet eylesin bizim Naneler sert mizaçlı adamlardı. Gerçi yaşları ilerleyince torunlarına yumuşadılar ama bize karşı hiç de yumuşak değillerdi.
Ortak özellikleri de az konuşmaları ve çatık kaşlarıydı. Hele Macit Nane gözlüğünün üstünden bir bakardı, aman Allah’ım! 
Rahmetli babam da dükkânda sertti. Evde ise daha yumuşaktı. Ama Macit Nane’nin evde de sert olduğunu biliyorum. Vahap Amca ise en büyük amca olduğundan ayrı bir ağırlığı vardı.

Vahap Amca’nın dükkânda bize yaptığı tek bir şakası vardı. Senelerce bıkmadan-usanmadan bu şakayı tekrarladı rahmetli.  
Şaka şuydu: “Sen hiç hayvan eti yedin mi?” diye sormak. Al başına belayı; düşününüz 6-7 yaşlarında bir çocuksunuz ve Vahap Nane bu soru-şakayla karşınızda. Tabii ki ilk defadan sonra konuyu çözmüştük. Fakat rahmetli, şaka performansına aralıksız devam ederdi.
Bir de Vahap Amca kerrat cetveli (çarpım tablosu) düşkünüydü. Dükkânda bizi “kıstırdığı” anda soruyu çakardı: “7 kere 9 kaç eder, 8 kere 6 kaç eder... “ ve sonsuz gibi gelen imtihan. Neyse ki ilkokul ikinin sonuna doğru kerratı tamamen ezberledim de bu kâbustan kurtuldum.

***

Memo’yla bizim mesaimiz elbette ki sadece dükkânla sınırlı kalmazdı. Gün içinde bütün çarşıyı fırıl fırıl gezerdik. Öğleden sonraları daha zevkli olurdu. Babamla Macit Amca yazları öğle yemeğinden sonra bir saat uyuyarak öyle dükkâna gelirlerdi. (Ne keyif ehli adamlarmış).
Bu durumda da dükkânı Memo’yla ben açar ve o bir saatin kralı olurduk.
Öğleden sonralarının bir zevki de kaşarlı tost yemekti. Mevsiminde de dükkânın köşesinde tezgâh açan seyyar satıcılardan haşlanmış (biz kaynamış derdik) mısır (darı) taze fıstık ve fındık alarak atıştırırdık.

 

 

  • Mehmet S. Nane

  • 1 Ekim 2019

Sayfayı Paylaş

Yorumlar

Düşüncelerinizi Bizimle Paylaşın

leaf-right
leaf-right